05 Ekim 2009 Pazartesi

Ölü Çocuklar Ülkesi

Uğur Kaymaz'ın acısı dinmemişti daha. Aceleye gerek yoktu. Neler olabileceğini öğrenmiştik, Kürt kardeşlerimiz -12 yaşındakiler bile- evlerinin önünde rahatça katledilebilirdi. Kardeşlerimizin cellatları ise "Yüce Türk Adaleti" tarafından korunabilirdi, gayet tabii. Uğur Kaymaz katledildi, Adalet gömüldü.

Seyfi Turan'ın şokunu atlatamamıştık daha. O da cellatların dişine göreydi tam. 14 yaşındaydı. Başka bir cellat, başka bir yöntem denedi; Çocuk Bayramı'nda kafasına dipçik indirilerek onurlandırıldı Seyfi. Katledilmek istendi, Seyfi yaşıyor ama Vicdan yok oldu, buharlaştı. Tekrar neler olabileceği konusunda fikir sahibi olduk . Yeni bir vahşete tanık olmuştuk zira. Her şey olabilirdi, özellikle Kürt çocukları için.

Tutsak kardeşlerimizi nasıl kurtarabiliriz diye düşünüyorduk, -cevap bulmamıştık henüz- çünkü kardeşlerimizin sadece öldürülmesi, öldürülmek istenmesi yerine yaşarken süründürülmek istenmesine tanık olduk. Terörle Mücadele Kanunu ile 12-18 yaş arasındaki çocuklar onlarca yıl hapis cezasıyla yargılanıp hapishanelere atıldı. Yetişkin bir terörist yerine konuldular. Hala hapishanelerdeler, o iğrenç hapishanelerde 15 yaşındaki bir çocuğu hayal etmek bile zor. Polise taş atmışlardı, ellerinde taş izi vardı, kalpleri de hızlı atıyordu zaten. Yeterli birçok neden vardı(!) tutsak edilmeleri için. Çocuklar hapsedildi, Özgürlük öldü.

Acılı yüreğimiz, şok etkisindeki psikolojimiz, düşünceli beynimizle cebelleşirken Lice’de vahşetin en büyüğü, en kabul edilmezi yaşandı. Ceylan Önkol paramparça edilerek öldürüldü. Katili belli değil henüz, nasıl parçalandığı da belli değil. Havan mermisi olma ihtimalinden bahsediliyor, göbeği parçalanmış. Savcı can güvenliği olmadığı için gidip inceleme zahmetinde bulunmamış.Nasıl bir vahşet bu, nasıl bir adalet?.. Türkiyeli olmak dışında hiçbir suçu olmayan, 14 yaşındaki bir kız paramparça edilerek öldürülebiliyorsa eğer, biz neden yaşıyoruz? Ya da yaşamayı hakkediyor muyuz? Ve en acı olanı da vahşet sonrası sessizlik; medyanın devleti koruma ve kollama görevini yerine getirmesi… Böylesine aşağılık bir medya, böylesine ikiyüzlü anahaber bülteni sunucuları –duayen diyor kimileri onlara- insanın bütün umudunu yitirmesine neden oluyor ki Ceylan paramparça edildikten sonra benim bu ülkeye dair hiçbir umudum kalmadı. Çünkü İnsanlık öldü, paramparça edilerek hem de.

Kürt çocuklarının Yaşama Hakkı bile yok, onlarca kardeşimiz hapishanelerde çürüyor. Vicdan da yok, Adalet de, Özgürlük ve İnsanlık da öldü zaten. Masum Çocuklar öldürüldü, Kürt oldukları için. Ölü Çocuklar Ülkesi’nde, 2009 yılında…

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Kapital Bey Ve Milliyet Hanım

Bir yandan bir şeyler değişip, iyiye doğru giderken(?) diğer yandan da iğrençlikler devam ediyor. Hapishanede ölümü bekleyen kanserli mahkumlar, kot taşlama işçilerinin geleceksizliği, Baskın Oran ve İbrahim Kaboğlu'na edilen küfür ve hakaretlerin düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi... Baskın Oran ve Yargı demişken aklıma Hrant Dink geliyor ve kahroluyorum. Tabii Hrant deyince de komşu topraklar. Ermenistan'la kurulan ilişkilerin yapay olduğu, 24 Nisan köprüsünü geçme telaşı içinde yapılmış açılımlar olduğu kanısı da gün geçtikçe doğrulanıyor. Başbakan Erdoğan'ın Karabağ sorunu çözülmeden hiçbir adım atılmayacağı şeklindeki açıklamaların diyalog çabalarını baltaladığını söylemeye sanırım gerek yok. Tüm bu gelişmelerin sonunda daha doğrusu gelişmeme inadının sonunda ilişkiler tıkanıyor; Gül'ün milli maç davetini alan başbakan Sarkisyan iade-i ziyaret gerçekleştirmeyeceğinin sinyallerini veriyor. Ziyaret için sınıların açılması ve Ermenistan üzerindeki izolasyonun kaldırılması eşiğinde olunması gerektiğini söylüyor. Sorun yaratıyorlar önce. Sonra sorunu çözmemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Çünkü kanla besleniyor bu Kötülük Derneği. Kapital Bey kurdu bu derneği, eşi Milliyet Hanım ile tabii.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Sıradan Irkçılık Gecesi

İzmir-Aliağa'da bir kına gecesi var. Hani evlenecek çiftler için uzunca törenler, düğünler yapılmalı ya; olmazsa olmaz söz, nişan, kına... bu da onlardan biri. Aileler evliliği kabul etmiş "kız isteme", söz, nişan gibi zorunlu süreçler atlatılmış iş kına gecesine kadar gelmiş. Kına geceleri de eski formlarda yapılmıyor uzun zamandır. Kadınlar ve erkekler bir arada, kiralanmış bir düğün salonunda ya da kahvehane gibi yerlerde yapılıyor. İşte bu, Aliağa'da gerçekleşen kına gecesi de böyle bir tarzda. Kadınlar, erkekler, gelin, damat. Gelinin ailesi Bergamalı. Damadın ailesi Siirtli. Arap. Benim uzaaaaaktan akrabam oluyorlar. (Bu arada Türkiye'de yüzbinlerce Arap yaşıyor dostlarım, bilginize sunulur. Araplar sandığınız gibi siyahi de değiller -oladabilirdi tabii farketmez- bunu da eklemek isterim.) Bu aile Kürt coğrafyasında yaşayan, oranın kültürüyle yoğrulmuş bir aile. Zaten yan yana, iç içe yaşayan iki halk arasında çok fazla farklılık beklemiyoruzdur değil mi? Şimdi bu kına gecesinde uzunca bir süre çiftetelli, harmandalı, roman havası gibi klasik düğün müziği süreçleri yaşanıyor. Kimsenin bir itirazı yok, zaten olması komik olur. Ama bir Siirtliyi, Mardinliyi, Diyarbekirliyi, Batmanlıyı - genelde- yeterince eğlendiren müzik ve dans anlayışı da değil bu saydıklarım. Damadın ailesi biraz da halay çekebilecekleri, zılgıt çekip deşarj olabilecekleri bir müzik çalsın istiyorlar; "Şemmamme". Damadın kuzeni olan zat gidip istekte bulunuyor fakat gelinin amcası olacak Devlet Bahçeli ya da ne bileyim Deniz Baykal zihniyetli "insan" sertçe itiraz ediyor, çaldırmamak üzere. Damadın ailesi ısrar edince kavga çıkıyor. Kına gecesinde. Kürtçe bir şarkıya, hem de İbrahim Tatlıses gibi kaypak bir adamın bile albümüne koyabildiği, yeterince "piyasa" olmuş bir şarkıya tahammül gösteremiyor gelinin amcası. Kafa yarılıyor, yüz çiziliyor. Kan akıyor, kına gecesinde. (Bahçeli ve Baykal kına yaksın)Ertesi gün düğün var tabii. Düğüne aileler "hazırlıklı" gidiyorlar. Sopa, bıçak ve silah. Bu saydıklarımla düğüne gidiyor insanlar. Şaka değil, gerçek. 8-9 Ağustos 2009 tarihlerinde gerçekleşiyor bu olaylar. Şükür düğünde bir gerizekalılık çıkmıyor. Her türlü müzik çalınıp, her türlü dans ediliyor. Gelin bütün gece zılgıtlar eşliğinde halay çekiyor ve hatta o zılgıtların bir kısmı gelinin kendi nefesinden. Bu öfke neye, kime, niye?

Bu tarihlerde Devlet-i Aliyye Kürt Sorununu çözmeye yönelik çabalar sarfediyor. Sanıyorum kolay olmayacak. Çünkü devlet yıllardır eğitim sistemiyle, Savaş Kurumuyla, kana susamış, savaş çığırtkanı vampir medyasıyla ırkçılığa teşne bir toplum yarattı. Öyle bir toplum ki bir halkın diline, müziğine bile tahammülü yok. Buradan kalkıp herkesin bu zihniyette olduğunu söyleyemeyiz tabii ama bu toplumda bu zihniyete sahip insanların sayısının hiçte az olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. En tehlikeli olanın, sıradan ırkçılık olduğu da kesin. Sıradan ırkçılıkla baş edebilmek için "açılımlar" yeterli olmaz. Uzun süreli zihniyet değişimi gereklidir ki onu da egemenler ne kadar ister ve ne kadar çaba sarfeder onu bilemem. Bence istemezler.

Açılım. Umutla bekliyorum. Umarım bir an önce açılır. Açılmış tüm yaralar da kapanır. Bu "açılım" sayesinde toplum da" açık topluma" dönüşür, İnsanlar, vurmak yerine dokunabilmeyi, küfretmek yerine konuşabilmeyi öğrenir. Aksi halde bir şarkı yüzünden birbirimizi boğazlama noktasında yaşayarak ortalama 70 yıl olan ömrümüzü zehir etmeye devam edeceğiz. Yeter artık. Barışın. Kürt ve Türk dostlarım. 546 TL maaşa mahkum edildiğiniz sistemde birbirinize düşman olma lüksünüz yok, elinizi çabuk tutun. Bakın devlet bile katillikten vazgeçtiğini söylüyor. En azından söylüyor. Bu fırsat geçer mi bir daha ele?

28 Temmuz 2009 Salı

Terör Devleti

Devlet katliama, zorbalığa devam etmekte kararlı gözükmektedir. 12 yaşında 13 kurşunla katledilen Uğur Kaymaz'ın katili bilindiği üzere devlettir. Devlet, katil yaratma, katili koruma ve kollama görevini yerine getirmiş olmakla beraber, Kürt dağlarına gerilla transferini hızlandırmaktadır. Bir yandan Uğur Kaymaz katliamı ve katillerin aklanması öte yandan TMK, Kürt çocuklarını dağa çıkmaya teşvik etmektedir. Diyarbakır cezaevi vahşeti ve bu vahşetin sonuçları hafızalarda tazeliğini korurken, TMK kapsamında hapsedilen ve kötü muameleye maruz kalan Kürt çocuklarının cezaevinden çıktından sonra ne tür bir yaşamı tercih edecekleri bellidir. Devlet, katliamcı-ırkçı zihniyetiyle hesaplaşmayı bir türlü becerememekte, çözüm üretmek yerine baskı ve yıldırma politikları uygulamaktadır." Kürt sorunun çözümü için önemli bir dönem" olduğundan bahsedilmekte fakat bu söylem bir türlü eyleme dönüşmemektedir. Çözümün hızlandırılmasını isteyenlere karşı bir kısım insanın başvurduğu "ha deyince olmuyor, sabırlı olmak lazım,..." söylemi gerçekçi değildir, gülünçtür. Unutulmamalıdır; Kürt halkı 80 yılı aşmış bir süredir baskı altındadır. Kırılmış, inkar edilmiş, asimilasyon politikalarına maruz kalmış, en temel hakları elinden alınmış bir halk daha ne kadar sabredebilir?

01 Temmuz 2009 Çarşamba

Hiçbir Yerde

Dostlarım, ben geldim. Bornova'ya döndüm, dönmez olaydım. "Ne oldu da döndün?" diye sormayınız, nedenleri çok ve yok arasında seyreden saçmalıklardan müteşekkildir, bahsetmeye değmez; kişisel ve kolektif kompleksler ve daha bir ton şey. Fakat bilmenizi isterim kişisel derken serhatcansal değil başka kişilerin -sel'inden kaynaklanmaktadır nokta(.)

Neler yaptığımı merak ettiğinizi biliyorum, anlatayım. Orada şu an değerini anladığım bir deniz ve altında oturmanın ne kadar zevkli olduğunu yeni kavradığım bir şemsiye var idi. Ve bana yoldaşlık eden F.E, Ö.E, Ş.E. Bazen de T.Y, F.Y, K.K ... İsmini sayamadığım birçok değerli insan var unutmadan...Sıkıldığımı sandığım günler meğer ne kadar da güzelmiş. Şimdi anlıyorum. "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum" desem abartmış olurum ama gerçekten eğlenceli, mutlu günlermiş...

İlk hafta gazete okuyamadım çünkü benim ulaşabileceğim marketlere gelmiyordu bu Liboş, AB'ci, Sorosçu, Kürtçü ve son analizde "orduyu yıpratmaya yönelik amaçlar güden" gazete. Daha sonra getirmeye başladı bir market ve gazete sorunu çözüldü. Bu arada "liboş" iğrenç bir kullanım değil mi, buram buram seksizm kokmuyor mu?

Geceleri çok kokoreç tükettim, pişman değilim bugün olsa yine yaparım.

Okulun son günlerinde bir kitaba başlamıştım; Murat Paker'in Birikim'de yayınlanan bazı makalelerini derlediği fevkaladenin fevkinde bir kitap: Psiko-Politik Yüzleşmeler. Kitabı bir türlü bitiremedim. Sorun bende. Okuma isteğimi kaybetmiş durumdayım, oysa yaklaşık on tane kitap hazırlamıştım tatil için. Fakat hiçbir şey okumak istemiyorum. Çok zorrrr. Başıma ilk kez böyle bir şey geldi, yakında ÖSS var onun stresi mi aldı beni?

Birde veda yazısında mahallem,semtim, vs. demişim. Bu laflar o gün içinde bulunduğum ruh halini yansıtıyor olsa gerek hatta belki de o an ki ruh halimi. Bugün bakınca ne kadar sahte geliyor o laflar tahmin edemezsiniz. Şimdi de Özdere'yi özlüyorum acayip bir şekilde ama İzmir'i hiçbir zaman özlemedim. Hiçbir yer benim değil zira.

Yüzmek harika(imiş). Beyaz tenli olmak şansızlık. Güneşi sevdim bu yaz. Seviştik. Bronzlaşırım diye seviştim, fakat kızardım. Şu an burnum soyuluyor.

Müzik dinledik telefonlardan. En fazla 6-7 parça vardı telefonlarımızda, yani ezberledik sayılır hepsini. Aslında ezberleyemedik çünkü hiçbirimizin gittiği okullar dinlediğimiz parçanın sözlerini anlayıp, ezberleyebileceğimiz kadar iyi İngilizce öğretmediler, öğretmiyorlar. İki mükemmel parça kaldı geriye; Fransa'dan "Le vent nous portera" ve Urfa'dan "İki dağın arasında kalmışam"
İkisinden de vageçmem gayrı.
Milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde sürekli İngilizce konuşuyorum, konuşmaya çalışıyorum, nedeni yok. Bu aralar susuyorum, susmak güzelmiş yeni farkettim. TV izlemeyi tamamen kesmişim haberim yok idi, izlemiyorum. Küfür'ü bıraktım ohh. 3 aydır uğraşıyordum, mücadeleyi kazandım.

Ufuk Uras'ın ayrılmasıyla birlikte ÖDP ile aramda hiçbir bağ kalmadı zaten eskiden de yoktu sayılır çünkü ben sadece oy kullanma yaşı gelmemiş bir "seçmen" idim. "Partili" falan değil yani. Nedense partilerle hiç ilgilenmedim. Aslında "nedense" denmeyecek kadar çok neden var yahu nokta (.)
Yine gidiyorum.Bu sefer Bodrum'a. Akyarlar denen saçmasapan bir yere. Kısa süre sonra döneceğim. Hiçbir şeyi sevmiyorum bu aralar. Saygıyla selamlıyorum sizi, dostlarım.

09 Haziran 2009 Salı

“Pavyondaki Adam''ın Vedaı

"Bu başlık bir yerden tanıdık yahu" diyenler olacak, sizi yormadan söyleyeyim: Oya Baydar'ın Taraf'ta yazdığı son yazısı, veda yazısının başlığı. Tabii orjinali "pavyondaki kadının vedaı" şeklindedir belirmekte yarar var, Oya Hanım alınmasın sonra. (nereden denk getirip okuyacaksa bu amatör blogger'ın yazısını, o da ayrı bir sorun, olsun biz üstümüze düşeni yapalım da... ) Biliyorum çok üzüleceksiniz ama kötü haberi vereyim, yazmayı bırakıyorum. Evet blog yazmayı bırakıyorum. "Ulan yazdığın 3-5 yazıydı zaten, ne çabuk pes ettin dürzü" diyebilirsiniz. Ama yapacak bir şey yok işte, kendi isteğimle değil teknik imkanlar/imkansızlıklar nedeniyle bırakıyorum.

Yaşadığım şehirden, semtimden, mahallemden ayrılmak zorundayım. 12 Haziran Cuma günü, jiplerin, merso'ların cami önünde sıralandıkları o mübarek günde, okuldan 11. sınıfı bitirdiğime dair bir karne verecekler, çıkaracaklar tasmamı, salıcaklar "yaz tatili"ne. İşte "tatil" nedeniyle Özdere'ye gideceğim, teyzemlerin yazlığına. Yıllardır yazı, o 3 ayı hep aynı şekilde tükettim, bu sene de öyle olacak. Orada internet yok; mesele budur. İnternet yoksa blog da yok tabii. Döndüğünde devam edecek misin blog yazmaya diye sorarsanız, "hayır" cevabını alırsınız. Ağustos'ta dön, dersaneye başla, interneti kestir, ... Kendimi M.E.B - ÖSS - Dersane üçgenine teslim etmeyi düşünüyorum. Okumayı minimum seviyeye indirmeyi düşündüğüm göz önüne alınırsa, yazmaya vakit ayırmak benim gibi bir adam için abesle iştigaldir.

Yaklaşık bir senedir dünyayı kurtarma girişiminde bulundum, sonuç alamadım. Bari seneye kendimi kurtarmaya çalışayım diye düşünüyorum. Neyse ki dersler, sınav sonuçları, netler, vs. "kendimi kurtarma girişimi"nde başarılı olabileceğim yönünde umut verici. Bilgi Üni.' de Tarih istiyorum, bakalım ne olacak. Eğer bu üçgen içinde çok bunalırsam, intihar etmeyi düşünürsem de Gazi Üni'de -ne olduğu önemli değil- bir bölüme girip, kendimi linç ettirmeyi düşünüyorum.

Dönüşüm muhteşem olmacayak o kesin. Bir sene boyunca şeytan üçgeninde tecavüze uğramak kolay mı? O süreçte "ehlileşmez, düzleşmezsem","direnebilirsem" döndüğümde aynen devam etmeyi düşünüyorum. Türkiye'nin tepesindeki zihniyet değişmediği sürece, değiştirmeye çalışmak boynumuzun borcu.

Pavyondaki adam olarak veda etmemin nedeni blogger'ın pavyonlar kadar renkli bir yer olduğunu düşünmemdendir. Evet, pavyonlar renkli yerlerdir. Pavyonda çalışan garson olmayı uygun görüyorum bu bağlamda, pavyona giden adam değil, onu da belirteyim.

Ehlileşmeyin, düzleşmeyin, direnin!* Kenidinize iyi bakın. Sevgiler.

* Ehlileşmemek, Düzleşmemek, Direnmek
Ferhat Kentel'in bu ufuk açıcı kitabını okumanız şiddetle tavsiye edilir; zihinlerde Kosla Oxy Action etkisi yaratacağı kesin.

29 Mayıs 2009 Cuma

Atatürk Maskı

İzmir yeni bir rezalete daha imza attı. Bakmayın siz benim rezalet dediğime İzmirlilerin büyük bir bölümünün gurur kaynağı oldu bu şey. Ne mi? Atatürk Maskı! İşin doğrusu mask nedir ne değildir bilmiyorum, araştırıp öğrenmeyi de düşünmüyorum. Mask dedikleri dağın-kayanın üstüne kondurulmuş bir Atatürk silüeti,büstü, bilmemnesi...

Neyse bilgisizliğimi, cahilliğimi Çağdaş Yaşamı Destekleyenler'den burs alamamışlığıma bağlayabilirsiniz belki de? Ama oturup yine bir düşünmek gerekiyor bu cahil genç için; "yahu bu herif Türkiye'nin aydınlık yüzlerinin, modern insanlarının , elitlerin arasında yaşıyor bunca senedir, - vallahi ben demiyorum aydınlık yüzler,modernler,elitler diye... Volkan Konak "bayrak,vatan,atam" edebiyatıyla insanları "coşturduğu" 19 Mayıs konserinde söyledi bunları Bornovalılara ve genelde İzmirlilere- hala yanlış yolda, hala o kutsal değerlerin önemini anlayamamış, Atasını değerini bilememiş soysuz" demek gerekiyor.

Ciddi olayım bence.Evet uzatmaya gerek yok siz de yorgunsunuz bende. İşin özü şudur; 2009 yılında kalkıp bir mask, büst, heykel, vb. şeyleri yapıyorsanız yazık size. Tapmanın türlü yolları vardır ve hepsini de başarıyla yerine getiriyordunuz zaten kalkıpta böyle bir işe girişmenin alemi var mı? "Olmaz mı efendi!" dediniğinizi duyar gibiyim. Vallahi şaşkına döndüm ilk gördüğümde, bu kadarını düşünememiştim. Ama diyorum ya birde onu İzmirlilere sor. Zil takıp oynayacaklar neredeyse. Mask'ın yakınlarında trafikte aksama oluyor çünkü pek muhterem ve pek akıllı arkadaşlar maskı görebilmek için yavaşlatıyorlar arabaları. Böyle şey olur mu yahu? Hız yarıya indirilir mi trafiğin ortasında?

Tekrar ciddileşeyim -beceremiyorum pek ya da zaten ciddiyim- ben en iyisi. Bu durum yine gösterdi; İzmir'i yönetenlerde, yönetilenlerde hastalıklı bir ruh hali içindeler. Ya bu ideolojik-ruhsal tatmin seanslarının bir ürünü, ya da Kemalizm'i canlı tutabilmek için yürütülen çalışmalardan bir tanesi. Ama şunu belirteyim böyle mask'la-kask'la olmaz bu iş öztürkçe'den bir şeyler ayarlamak lazım. TDK ne ayarlar bilmem ama ne yaparsa başımızın üstünde yeri var.

Kafayı yedik. Çıldırdık. Tapmadan edemiyoruz. Atatürk'e tapmadan, Lenin'e tapmadan, Apo'ya tapmadan, devlete tapmadan, ülkeye tapmadan, bayrağa tapmadan, sınırlara tapmadan, dilimize tapmadan, kendimize tapmadan edemiyoruz. Ama benden Atatürk'e tapmam isteniyor o yüzden beni bu ilgilendiriyor. Ben tapmayı düşünmüyorum, mask'ta yapsanız linçte etseniz tapmam. İş benim tapmamamla bitse iyi, siz taptığınız sürece ben de bu boğucu hayatı sırtımda taşımaya devam etmek zorunda kalıyorum.Of! Bu zihniyet deli eder adamı.